Oslo’daki ilk ayımızı sağ salim tamamlamak üzereyiz:) Sözler uçup yazı kalacağından da Norveç’teki birinci ayımızı onurlandırmak adına kalbim kadar temiz bu sayfaya aklıma gelen bir şeyler yazmak istedim:)

26 senelik ömrümde ilk kez sonbahara ait tüm renkleri çıplak gözle gördüğümü söyleyerek başlamalıyım, çünkü gerçekten bundan çok etkileniyorum. Şehrin göbeği bile geniş parklar ve kocaman yeşil alanlarla dolu, gerçekten saygı duymamak imkansız. Buradaki ağaçların gerçekten çok mutlu olduğuna eminim.



En basit şekilde ifade etmek gerekirse, Oslo şimdiden çok soğuk. Oslo’lu gençler kot ceketlerle dolaşırken, ben en kalın kıyafetlerimi giymeye başladım bile:d Kış tam anlamıyla geldiğinde başıma neler geleceğini bilmiyor ve soğuk havanın cildimi ne kadar güzelleştireceğini, gözeneklerimi sıkılaştıracağını, mikropları nasıl öldüreceğini düşünmeye çalışıyorum:)



Bir aydır iletişim kurduğumuz 7’den 70’e herkes, beni İngilizcemden utandıracak kadar mükemmel İngilizce konuşuyor. Oslo’da, tek kelime Norveç’çe bilmeden kesinlikle sosyal hayatınızı idame ettirebilirsiniz. Ama tabi ki de Norveççe öğrenmek yakın gelecek planlarımız arasında. 



En çok etkilendiğim bir diğer konu da  şehirdeki geri dönüşüm kültürü. Hatta (ayıptır söylemesi Wikipedia’dan aldığım bilgiye göre) son bir yılın tüm plastik atıklarının %97’sini geri dönüştürmeyi başarmışlar. Market alışverişlerinizden sonra çıkışta, geri dönüşüm için tasarlanmış renkli poşetlerden ücretsiz olarak alabiliyorsunuz. Bir içecek aldığınızda birkaç kron fazla ödüyorsunuz ve şişeyi geri dönüşüm makinesine attığınızda fazla ödediğiniz kronları geri alıyorsunuz:) 


Ayrıca, Oslo’lu insanlar da soğuk filan değil bence, soğuk oldukları algısı köşeli çene yapılarından kaynaklanmış olabilir:D Şu ana kadar iletişim kurduğumuz hiçbir Norveçli birey suratsız değildi, hatta sokakta tanımadan selam verenler oldu. Ancak, şehirdeki huzur ve barış ortamını bozan bir şey tabi ki var: MARTILAR! Şehri istila etmiş durumdalar, inanılmaz derecede üremişler. Bebek martılar bile kabadayı edasıyla sokaklarda dolaşıp turistlerin yürürken yedikleri bir şeylere ortak olmaya çalışıyorlar. İnsanların çantalarına dik dik bakıyorlar yemek var mı diye ve asla kimseden korkmuyorlar, çekinmiyorlar ve deli deli bağırıyorlar. Biraz arsızlar bence. Martı Jonathon bunları görse çok üzülürdü hepsi tosun gibi ama hala tek dertleri yemek yemek; deniz çok temiz gidin balık filan bulun insanları rahat bırakın artık, pis pis bakıp durmayın!

Bir aylık Oslo’da yaşama deneyimime dayanarak bahsedebileceğim negatiflikler; her şeyin çok pahalı olması (ilk bir hafta, her fiyatı TL’ye çevirdikten sonra gözlerimizi pörtletip birbirimize baktık Emre’yle:) ve canlarını sıkarsanız gözünüzü oyma ihtimali olan martılar. (Beni istediğim bölümde Master yapmak üzere üniversitelerine kabul ettikleri takdirde, söyleyeceğim olumsuz hiçbir şey kalmayacak!) Bir de canım annemi, süpermen babamı ve minik kardeşimi ve tabi ki canımın içi anneannemi… şimdiden çok özledim:( 


Son olarak, Norveç’in, özellikle sosyal medyada hakkında yaratılan ‘kuzey ışığı’ ve ‘petrol zenginliği ile refah devleti oluşturma’ algısından çok çok daha fazlası olduğuna şimdiden eminim. Eğer AVM, beton, lüks giyim- kuşam v.s. den hoşlanıyorsanız, burayı sevme ihtimaliniz kesinlikle yok. 



Bunlar da hoşunuza gidebilir:

Yorum yapın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir